Bu Blogda Ara

11 Şubat 2013 Pazartesi

ATİLLA İLHAN Yaşamı - Şiirleri - seçki

ATTİLÂ İLHAN

15 Haziran 1925 tarihinde Menemen (İzmir)' de doğdu. İzmir'de Karşıyaka Cumhuriyet İlkokulu' ve Karşıyaka Ortaokulu'nu bitirdi. İzmir Atatürk Lisesi'nde öğrenci iken, Türk Ceza Kanunu'nun 141. maddesine aykırı davranma savıyla  tutuklandı, okulundan uzaklaştırıldı. Danıştay kararı ile yeniden öğrenim hakkı kazanarak İstanbul Işık Lisesi'ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde başladığı yüksek öğrenimini yarıda bırakarak 1949-1965 arasında aralıklı olarak altı yıl Paris'te yaşamını sürdürdü. Dönüşünde gazetecilik, yayın yönetmenliği, yayın danışmanlığı, yazarlıkla yaşamını kazandı.

Yeni Edebiyat, Yücel, Genç Nesil, Fikirler, Varlık, Aile, Yirminci Asır, Seçilmiş Hikâyeler, Kaynak, Ufuklar, Mavi, Yeditepe, Dost, Yelken, Ataç, Yön, Milliyet Sanat, Sanat Olayı  dergilerinde şiirleri yayınlandı. Garip ve İkinci Yeni şiirine karşıydı. Mavi dergisinde Maviciler diye bilinen toplumsal gerçekçilik akımının sözcüsü oldu. Şiiri başlangıçta Nâzım Hikmet ve halk şiirinin biçimsel özelliklerinden etkiler taşıyordu. Zamanla taşkın, çarpıcı, belleklerde kolay yer eden imgelerle örülü, toplumsallaşmış bireyi temel alan, kimi zaman öykülemeye dayalı, divan şiiri olanaklarından da yararlanmayı bilen, duyarlılığı yüksek bir nitelik kazandı.

11 Ekim 2005 tarihinde İstanbul'da yaşamını yitirdi.                                                                   

YAPITLARI
Duvar (1948)
Sisler Bulvarı (1954)

Yağmur Kaçağı (1955)
Ben Sana Mecburum (1960)
Belâ Çiçeği (1962)
Yasak Sevişmek (1968)
Tutuklunun Günlüğü (1973)
Böyle Bir Sevmek (1977)
Elde Var Hüzün (1982)
Korkunun Krallığı (1987)
Ayrılık Sevdaya Dahil (1993)
Kimi Sevsem Sensin (2002)


 ŞİİRLERİ    

BEN SANA MECBURUM 

Ben sana mecburum bilemezsin 
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum 
Büyüdükçe büyüyor gözlerin 
Ben sana mecburum bilemezsin 
İçimi seninle ısıtıyorum. 

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor 
Bu şehir o eski İstanbul mudur 
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor 
Sokak lambaları birden yanıyor 
Kaldırımlarda yağmur kokusu 
Ben sana mecburum sen yoksun. 

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur 
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur 
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan 
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu 
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından 
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman 
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu 

Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor 
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor 
Durup köşe başında deliksiz dinlesem 
Sana kullanılmamış bir gök getirsem 
Haftalar ellerimde ufalanıyor 
Ne yapsam  ne tutsam nereye gitsem 
Ben sana mecburum sen yoksun. 

Belki haziran  da mavi benekli çocuksun 
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor 
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden 
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun 
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor 
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin 
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor 

Ne vakit bir yaşamak düşünsem 
Bu kurtlar sofrasında belki zor 
Ayıpsız   fakat ellerimizi kirletmeden 
Ne vakit bir yaşamak düşünsem 
Sus deyip adınla başlıyorum 
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin 
Hayır başka türlü olmayacak 
Ben sana mecburum bilemezsin. 

Attila İLHAN
ADIM SONBAHAR nasıl iş bu her yanına çiçek yağmış erik ağacının ışık içinde yüzüyor neresinden baksan gözlerin kamaşır oysa ben akşam olmuşum yapraklarım dökülüyor usul usul adım sonbahar Attila İLHAN AN GELİR an gelir paldır küldür yıkılır bulutlar gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet o eski heyecan ölür an gelir biter muhabbet çalgılar susar heves kalmaz şatârâbân ölür şarabın gazabından kork çünkü fena kırmızıdır kan tutar / tutan ölür sokaklar kuşatılmış karakollar taranır yağmurda bir militan ölür an gelir ömrünün hırsızıdır her ölen pişman ölür hep yanlış anlaşılmıştır hayalleri yasaklanmış an gelir şimşek yalar masmavi dehşetiyle siyaset meydanını direkler çatırdar yalnızlıktan sehpada pir sultan ölür son umut kırılmıştır kaf dağı'nın ardındaki ne selam artık ne sabah kimseler bilmez nerdeler namlı masal sevdalıları evvel zaman içinde kalbur saman ölür kubbelerde uğuldar bâkî çeşmelerden akar sinan an gelir -lâ ilâhe illallah- kanunî süleyman ölür görünmez bir mezarlıktır zaman şairler dolaşır saf saf tenhalarında şiir söyleyerek kim duysa / korkudan ölür -tahrip gücü yüksek- saatli bir bombadır patlar an gelir Attila ölür Attila İLHAN

BELÂ ÇİÇEĞİ


alsancak garı'na devrildiler
gece garın saati belâ çiçeği
hiçbir şeyin farkında değildiler
kalleş bir titreme aldı erkeği
elleri yırtılmıştı kelepçeliydiler
çantasını karısı taşıyordu

hiç kimse tanımıyordu kimdiler
gece garın saati belâ çiçeği
üçüncü mevki bir vagona bindiler
anlaşıldı erkeğin gideceği
bir şeyden vazgeçmiş gibiydiler
bir türlü karısına bakamıyordu

ayaküstü birer bafra içtiler
gece garın saati belâ çiçeği
şimdiden bir yalnızlık içindeydiler
karanlık gelmişi geleceği
birdenbire sapsarı kesildiler
vagonlar usul usul kımıldıyordu

A.İLHAN



BÖYLE BİR SEVMEK

ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

hayır sanmayın ki beni unuttular
hâlâ arasıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kimbilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
Attila İLHAN



CEBBAR OĞLU MEHEMMED



kaman cıvarına bahar gelince
yıkılır ovadan apdal çadırları
yücesinde pâre pâre duman tutmuş
düdüldağ'ın yaylâsında mekân kurulur
hoş gelmişsin evvel bahar
nisan ayı içinde donanır dağlar
donanır yeşilinden alından
istasyon deresi kabarmıştır
hacıdağ'ın selinden
dağlar sıra sıradır eylim eylim
dağlar uzanır bir uçtan bir uca
dağlar bir birinden yüce
yamaçlarında kireç yakılır
bir ömür boyunca kahrı çekilir
kimse anlamamış sırrını hikmetini
bu bereket nereden gelir

başınızdan duman eksilmesin gâvurdağları
siz hikâyet eylediniz bana
bahçe kazasının kaman köyünden
cebbar oğlu mehemmed'in hikâyesini

yılların yücesinden şöyle bir seyran edelim
bir avuç toprağıma çöreklenmek için
yürümüş selâmsız sabahsız
destursuz girmiş memleketime
yedi çeşit frenk askeri
uğursuz bir hava çökmüş
üstüne memleketimin
uğursuz ve karanlık
çocuklar gülmemiş artık
sessiz sessiz ağlamış analar
oduna giderken vurulmuş
ve yahut harman yerinde
avuçları buğday kokan delikanlılar
ve nice gâvurdağı kızlarının
birer birer ırzına geçilmiş
yalvarmış ihtiyarlar allah'a
- rivayet şöyledir kim -
dumanlı bir güz akşamı
şu mor dağlar efendim
destur demiş de yürümüş



silkinip kalkmış ayağa
gel haberi öteden verelim
çıkmış dağlara kendiliğinden
cebbar oğlu mehemmed
fransız'a silâh çekmiş
hür yaşamak uğruna
ırz uğruna namus uğruna
ana için baba ve kardeş için
şu mübarek topraklar
şu mübarek vatan için
derken efendim
bir gün kaman'dan öte
uğrun uğrun haber ulaşmış
urfa'nın antep'in köylerine
gözü kanlı maraş beylerine


cebbar oğlu mehemmed
burcu burcu çam kokan bir yaz akşamı
omuz vermiş bir ağaç gölgesine
usul usul türkü söylüyor


                     - hasret kuşun kanadında
                     deli kuşlar uçun gayrı
                     yazımız böyle yazılmış
                     bu diyardan göçün gayrı -
kirveleri durdu ve süleyman
on sekiz adım gerisinde
şahin gibi tünemişler kayaların üstüne
avuçları sıcak bakışları ok gibi
deliyor her dokunduğu yeri
biri doğuya bakıyor diğeri batıya


iptida durdu görüyor geleni
yel midir toz mudur anlamıyor
lâkin bıyıkları terlemeden
çeteci olan garip ökkeş
çok geçmeden getiriyor haberi
tabur tabur üstümüze varıyor
düşman yola çıktı savranlı'dan


hemen mevzie sokuldu mehemmed
yanıbaşında durdu ve gerisinde süleyman
çeteler yer tutup pusu kurdular
kanlı geçit boyuna
düşman yanaşırken kaman köyüne
bekletmeden yaylım ateş açıldı
mermi kurşun yağmur gibi saçıldı


ilk seferinde on beş kişi vurdular
ve bir hayli düşman kırdılar
yamaçlarda koptu kızılca kıyamet
cesaretlerine söz yoktu ama
neyleyip nitsinler düşman daha çoktu
düştü birer birer bütün yiğitler
gürültüler boğazda sustu nihayet


demek diz üstü düşmüş mehemmed
kirvesi durdu'nun yanıbaşına
kanlar akar yarasından
al al olmuş çevresinden
köpük köpük gözlerini doldurur
bir başına mehemmed yedi düşman öldürür
mavzerinin namlusu hâlâ  sıcak
tutulmaz
ölümün derdi büyük yiğenim
çâre bulunmaz


aynı akşam doğurmuş karısı döne
mavi gözlü bir çocuk sarışın
bir avuç toprak sarmışlar altına
ve kemal koymuşlar adını

Attila İLHAN



CİNAYET SAATİ

haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
dört bıçak çekip vurdular dört kişi
yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu

deli cafer ismail tayfur ve şaşı
maktulün onbeş yıllık arkadaşı
üçü kamarot öteki aşçıbaşı
dört bıçak çekip vurdular dört kişi

cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben gördüm kulaklarım gördü
vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü
hiç biriniz orada yoktunuz

demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
on üç damla gözyaşını saydım
allahına kitabına sövüp saydım
şafak nabız gibi atıyordu
sarhoştum kasımpaşa'daydım
hiç biriniz orada yoktunuz

haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
polis kaatilleri arıyordu
deli cafer ismail tayfur ve şaşı
üzerime yüklediler bu işi
sarhoştum kasımpaşa'daydım
vapuru onlar vurdu ben vurmadım
cinayeti kör bir kayıkçı gördü

ben vursam kendimi vuracaktım

Attila İLHAN


DUVAR


                                           - bu şiir ikinci dünya savaşı içinde
                                              kahredilen bütün dünya duvarları
                                              için yazılmıştır.-

ben bir duvarım hiç güneş görmedim
sen hiç güneş görmemiş bir başka duvar
yüzümüz benek benek tahta kurusundan
ve sinemiz baştan başa ak üstünde karalar
- kelepçeden kahroldu kahroldu bileklerim
- sıyrılıp çıktım artık ölüm korkusundan
- dilim dilim sırtımdaki yaralar
ben demirbaşım sığır siniriyle dayak yedim
biz de duvarız dinliyen duyan düşünen duvarlar
bizim kucağımız terkedilmiş bir yatak gibi kirli soğuk
ve bizim kucağımızda kasırgalı insanlar


yüzündeki deniz parlaklığıyla durur hatıramızda
o çocuk yumruklu dev o dev yumruklu çocuk
o zaman mayıs'tı yağmurlar başımızda
bir cumartesi akşamı girdi kapımızdan
gözlerinde kıpkızıl diken diken öfkesi
adeta birden bire aydınlandı zindan
onu böyle görünce nasıl da korkmuştuk
sapından fırlamış bir balta gibi çehresi
ve omuzlarında delikanlı gölgesi


o zaman mayıs'tı yağmurlar başımızda
o sırt üstü yatağında yatardı
sımsıcak gözleri şimdi bile aklımdadır
bir sana bakardı bir bana bakardı
dışarda tabiat mevsimin en çıngıraklı ayındadır
toprak ana bütün zincirlerinden çözülmüş
sabahlar akşam üstleri manolya gibi parlak
tarlaların yüzü gülmüş
işte her akşam geçtiği denize çıkan sokak
ah işte annesi annesi sevgilisi


işte biz dinliyen duyan düşünen duvarlar
işte o çocuk yumruklu dev o dev yumruklu çocuk


dışarda tabiat mevsimin en çıngıraklı ayındadır
bizim kucağımız terkedilmiş bir yatak gibi kirli soğuk
o bir kaç defa kartal gibi gitti kartal gibi döndü
çığlıklarını değil kırbaç sesini duyduk
biz duvarız neyleyim gözlerimiz ağlamayı bilmez
onu bir gece sabaha karşı büsbütün götürdüler
kendi gitti ismi kaldı yadigâr bağrımızda
o zaman mayıs'tı yağmurlar başımızda


ya biz idam duvarıyız karşımızda çok insan öldürdüler
onlar hep döküldü biz hep ayakta kaldık
temelimiz kanla beslendi ama nedense uzamadık
öyle bakmayın bu yaralar şerefli yara değil
getirirler vururlar biz öyle dururuz
yağmurlar gözyaşı bulutlar mendil
elimizden ne geldi de yapmadık
ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz


onlar hep döküldü biz hep ayakta kaldık
bir mayıs sabahı toprak rezil gök rezil
yıldızlar küfür gibi yüzümüze tükürür gibi
şafak sancılarıyla iki büklümdü ufuk
ve simsiyah çamur gibi bir manga ortasında
siyaset meydanına geldi dev yumruklu çocuk
bulutlar eğilip alnının terini sildiler
ve mermiler birdenbire ölümü getirdiler


o düştü biz yine ayakta kaldık
halbuki ne kadar yorgunuz
öyle bakmayın bu yaralar şerefli yaralar değil
ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz

Attila İLHAN


ELDE VAR HÜZÜN


söyleşir
evvelce biz bu tenhalarda
               ziyade gülüşürdük
pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının
ne meseller söylerdi mercan köz nargileler
        zamanlar değişti
               ayrılık girdi araya
                              hicrana düştük bugün
ah nerde gençliğimiz
sahilde savruluşları başıboş dalgaların
yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller
                               elde var hüzün

o şehrâyin fakat çıkar mı akıldan
çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması
sırılsıklam âşık incesaz
        kadehlerin mehtaba kaldırılması
                adeta düğün
hayat zamanda iz bırakmaz
bir boşluğa düşersin bir boşluktan
birikip yeniden sıçramak için
                                       elde var hüzün

A.İLHAN


KİM O?


kapının ziliyle sıçradım
gecenin saat üçü
açtım baktım
kimseler yok

zili duyduğum kesin
birisi çalmış olmalı
gelen yoksa ben miyim
kırk yıl daha genç
polisten bırakmışlar

Attila İLHAN

KİMİ SEVSEM SENSİN

kimi sevsem sensin / hayret
sevgi hepsini nasıl değiştiriyor
gözleri maviyken yaprak yeşili
senin sesinle konuşuyor elbet
yarım bakışları o kadar tehlikeli
senin sigaranı senin gibi içiyor
kimi sevsem sensin / hayret
senden nedense vazgeçilemiyor

her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
sarışın başladığım esmer bitiyor
anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
dudakları keskin kırmızı jilet
bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
kimi sevsem sensin / hayret
kapıların kapalı girilemiyor

kimi sevsem sensin / senden ibaret
hepsini senin adınla çağırıyorum
arkamdan şımarık gülüşüyorlar
getirdikleri yağmur / sende unuttuğum
hani o sımsıcak iri çekirdekli
senin gibi vahşi öpüşüyorlar
kimi sevsem sensin / hayret
in misin cin misin anlamıyorum

ATTİLA İLHAN






KİRLİ YÜZLÜ MELEKLER


sayende sayebân olduk istanbul şehri
sayende sebil olduk aç kaldık sefil olduk
yıldızlar dem çekti güvercinler gibi başucumuzda
ve yaktı perişan eyledi sine-i sâd-pâremizi
saplanıp hançer misâli bir hilâl
sokaklar serseri biz serseri
yüksekkaldırım da
bir cezayir şarkısını dile getirdi plâklar
cadde-i kebir: bütün ışıklarını yakmış bir gemidir
sinemalar neredeyse boşalacaklar

vay anam vay
sen ne dersin istanbul
sen garip bir şair olsan söyle ne halt edersin
kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı
sefalet akıyor gürül gürül sokaklardan
yol üstünde bir şehvet çarşısı tıklım tıklım
yol üstünde sevda pazarlığı aşk pazarlığı
kurtulamadık gitti bu denlü kepaze hayattan
hep böyle gecelerin koynunda yaşadık
geceler serseri biz serseri
karakoldaki aynada safran gibi kirli yüzümüz
gözlerimiz hasta gözleri ellerimiz hasta elleri
kırılmış kavala dönmüşüz

sen söyle serseriler kralı istanbul
sen söyle iki gözüm
hangi merhem çâredir şu bizim yaramıza
yel üfürdü su götürdü gençliğimizi
elimiz boşa geldi meydanlarda kaldık
meydanlar serseri biz serseri
sağımız sefalet solumuz ölüm
işte geldik gidiyoruz
kahrolasın
kahrolasın istanbul şehri


Attila İLHAN


MUHAYYER


önemli gizli boyutlarıyla yeryüzündeki yaşantımız
ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız
söylediklerimizle değil söylemediklerimizle varız
o gün ki ölümün perdesine yapayalnız yansırız
ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız

bir incesaz ki süreklidir yaprak döken korularda
çılgınlıkları oluşturur en çapraşık duygularda
büyük çıkmaz akla gelip de sorulmayan sorularda
bazı insan içten içe düşünür hesaplar da
ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız

üflediğimiz sustuğumuz tutkuların düşlerimizi çokçadır
çocukluktan çıktığımızı sanmak aslında çocukçadır
gerçi gençlik bir uçta yaşlılık bir uçtadır
birleştikleri gerçek o müthiş sonuçtadır
ne kadar azdır yaşadığımızdan yaşadığımızı sandığımız


                                                    tutuklunun günlüğü
Attilâ  İLHAN


PİA


ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın
ellerini bir tutsam ölsem
böyle uzak uzak seslenmese
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
otelleri bomboş bulmasam
içlenip buzlu bir kadeh gibi
buğulanıp buğulanıp durmasam
ne olur sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia'yı görseler
bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldız basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim

ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia'nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutabilsem pia'nın
ölsem eksiksiz ölürdüm

Attila İLHAN



RÜZGÂR GÜLÜ


önümden çekilirsen istanbul görünecek
nerede olduğumu bileceğim
sisler utanacak eğilecek
ağzının ucundan öpeceğim
saçına kalbimi takacağım
avcunda bir şiir büyüyecek
nerede olduğumu bileceğim


bu çıplak geceler yok mu
bu plak böyle ağlamıyor mu
camları kırmak işten değil
delirecek miyim neyim
kirpiklerimden mısra dökülüyor
kenya'da simsiyah yalnızım
yoksul bir şilepte gemiciyim
malezya'da yük bekliyorum
önümden çekilirsen istanbul görünecek
nerede olduğumu bileceğim


gözlerini söndürme muhtacım
ben senin aydınlığına muhtacım
yepyeni bir ilkbahar harcayıp
bir yaz boğup bir sonbahar harcayıp
rüzgâr gülünü arayacağım
oran'da pernanbouc'ta tombuktu'da
vinçler yine akşamları indirecekler
yine karanlığa bulaşacağım
gözlerin rüzgârda savrulacak


ikimiz iki sap buğday olsak
sen benim olsan ben senin olsam
bir gece vakti aklına gelsem
uykunu tutsam bırakmasam
seni kucaklasam kucaklasam
birbirimizin kalbini dinlesek
dünyanın kalbini dinlesek
büyük ateşler yaksalar
iki güvercin uçursalar
nerede olduğumuzu bilsek

Attila İLHAN











     SİSLER BULVARI                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                 
  elinin arkasında güneş duruyordu


aylardan kasımdı üşüyorduk


ağacın biri bulvarda ölüyordu


şehrin camları kaygısız gülüyordu


her köşe başında öpüşüyorduk


sisler bulvarı'na akşam çökmüştü


omuzlarımıza çoktan çökmüştü


kesik birer kol gibi yalnızdık


dağlarda ateşler yanmıyordu


deniz fenerleri sönmüştü


birbirimizin gözlerini arıyorduk


*****


sisler bulvarı'nda seni kaybettim


sokak lambaları öksürüyordu


yukarıda bulutlar yürüyordu


terkedilmiş bir çocuk gibiydim


dokunsanız ağlayacaktım


yenikapı'da bir tren vardı


*****


sisler bulvarı'nda öleceğim


sol kasığımdan vuracaklar


bulvar durağında düşeceğim


gözlüklerim kırılacaklar


sen rüyasını göreceksin


çığlık çığlığa uyanacaksın


sabah kapını çalacaklar


elinden tutup getirecekler


beni görünce taş kesileceksin


ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!


*****


sisler bulvarı'ndan geçtim sırılsıklamdı


ıslak kaldırımlar parlıyordu


durup dururken gözlerim dalıyordu


bir bardak şarabda kayboluyordum


gece bekçilerine saati soruyordum


evime gitmekten korkuyordum


sisler boğazıma sarılmışlardı


*****


bir gemi beni afrika'ya götürecek


ismi bilmiyorum ne olacak


kazablanka'da bir gün kalacağım


sisler bulvarını hatırlayacağım


kırmızı melek şarkısından bir satır


lodos'tan bir satır yağmur'dan iki


senin kirpiklerinden bir satır


simsiyah bir satır hatırlayacağım


seni hatırlatanın çenesini kıracağım


limanda vapur uğuldayacak





sisler bulvarı bir gece haykırmıştı


ağaçları yatıyordu yoksuldu


bütün yaprakları sararmıştı


bütün bir sonbahar ağlamıştı


ağlayan sanki istanbul'du


öl desen belki ölecektim


içimde biber gibi bir kahır


bütün şiirlerimi yakacaktım


yalnızlık bana dokunuyordu


*****


eğer sisler bulvarı olmasa


eğer bu şehirde bu bulvar olmasa


sabah ezanında yağmur yağmasa


şüphesiz bir delilik yapardım


hiç kimse beni anlayamazdı


on beş sene hüküm giyerdim


dördüncü yılında kaçardım


belki kaçarken vururlardı


*****


sisler bulvarı'ndan geçmediğim gün


sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm


yağmurun altında yalnızım


ağzım elim yüzüm ıslanıyor


tren düdükleri iç içe giriyorlar


aklımı fikrimi çeliyorlar


aksaray'da ışıklar yanıyor


sisler bulvarı ayaklanıyor


artık kalbimi susturamıyorum



Attila İLHAN

SANA NE YAPTILAR 

O sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi 
Bir bıçağın ağzında yürür gibiydin 
Demirlerin soğukluğu soluk dudaklarında 
Gözlerinde karanlığı dar hücrelerin 
Seni görür görmez özgürlüğümden utandım 
Söyle ne içersin, çay mı kahve mi 
Çok değişmişsin birden tanıyamadım. 

Saçların uzundu, omuzlarına akardı 
Gönlümüz şenlenirdi sarışınlığından 
Onlar mı kestiler, sen mi kısalttın 
Gülerdin, içimize aylar doğardı 
Görünmez dağların arkasından 
Eski gülümsemeni beyhude aradım 
O sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi 
Çok değişmişsin birden tanıyamadım. 

Bir çay içer misin, yoksa kahve mi 
Kibritim yok, demek cigaraya başladın 
Ellerin de titriyor, bir şeyin mi var 
Böyle bir kız değildin sen eskiden 
Sana ne yaptılar, sana ne yaptılar? 
Kirpiklerin ıslanıyor durup dururken 
O sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi 
Çok değişmişsin birden tanıyamadım.  

Attila İLHAN


SULTAN-I YEGÂH
şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
nemli yumuşaklığı tende denizden gelen âhın
gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

yansıyan yaslı gülüşmelerdir karasevdalı suda
bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda
eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda
ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak
su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak
belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
Attila İLHAN

TUTUKLUNUN GÜNLÜĞÜ'NDEN


/ salı gecesi /

kara bir balta buldu akşam vuracak noktayı
hücreler doldu bir ıslık en yakın maçka tramvayı
kim bırakmış yalnızlığıma bu hüzzâm şarkıyı
kimin bu karanlık kimler sürgülemişler kapıyı
insan olan bağlar her koptuğu yerden yaşamayı

       daktilolar camları bulutlu sorgu odalarında
       didiklemez mi özgürlüğünü sansaryan hanı'nda
       küflenir suyun bir bakır çalığı birikir ağzında
       kendini öldürmeyi belki bin kere tasarlarsın da
       bir kere aklından geçmez bitirmeden ölmek şarkıyı

gönlünde büyüttüğün o müthiş ünlem içindir ki
seni kapattıkları öyle rezil o kadar çirkindir ki
çıplak bir lâmba mısın dört duvar içindeki
ne lâmbası/söndürülen bütün ilk gençliğindir ki
gözlerin zehirlense de suç sayarsın ağlamayı

       görülmez dev böceklerdir sanki büyülü duyargalar
       uçaksavar ışıldakları gökyüzünde bir yanlış arar
       tophane rıhtımı'nda acı acı gemiler kalkar
       hücreleri akşam olur haydut öfkeleri kaplar
       ezerim sanırsın vurursan tek bir yumrukta dünyayı




tutanak 2

elektrik elletirler kıvılcım yalatırlar
tuzruhu damlatırlar kulak boşluğuna
çekip alınlar kerpetenle tırnaklarını

öğrenmek istedikleri aslında bildikleridir
geceleri rüyalarına girip uykularını kaçıran
insanın insanı soyduğu derisini yüzdüğü




duruşma arası

( o varsa kırılır buzlu camları kışın
anlamı yoğunlaşır anlamsız bir yaşayışın
gerçi farkındayız adı belirsiz bir yanlışın
acaba ben çok mu esmerim o çok mu sarışın

yansımaz oldu aydınlığı yüzüme haftalardır
yazdıklarında bile gizli bir uzaklık vardır
eylem bir dağıldı mı bütün boğazlar daralır
ben başka bir erkek olurum o başka bir kadın)



gereği düşünüldü

mahcup yaseminler son balkonların süsü
özgürlük özlemleridir genişletir gönlümüzü
savcılar ağır sürgünlerden yankılansa da

bir yer gelir ki artık ne savunma içgüdüsü
ne heyecandır kalır ne de yürek üzüntüsü
yalnız bir daktilo çıplak bir masada

toplumcularız karakollarda açtık gözümüzü
verirse halklar verir tarihte hükmümüzü
gizle de yargılansak 3.ağırceza'da


Attila İLHAN


ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ



gözlerin gözlerime değince
felâketim olurdu ağlardım
beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım
felâketim olurdu ağlardım


ne vakit maçka'dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgâr aklımı alırdı
sessizce bir cıgara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felâketim olurdu ağlardım


akşamlar bir roman gibi biterdi
jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi
hele seni kollarına aldı mı
felâketim olurdu ağlardım

Attila İLHAN


YAĞMUR KAÇAĞI


elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni  götürecek yoksa beni


geceleri bir çarpıntı duyarsan
telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa  eylül'se ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni

Attila İLHAN


ÇEVİRİ ŞİİRİ

P.L.M. (MARSİLYA TRENİ)


Yorgun bir trende gördüm Marsilya'lı denizcileri
İlk defa bavullar fileler torbalar arasında
Balkı sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Kafa tutmakta birinci bahriye cakası bütün
Besbelli kolu sırmalı kaptan olacaklar
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Limana dönüyor bunlar gemilerine kışlalarına
Çakılıp selâm durmağa önünde afili kaptanların
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Kimisi şarkı söyler uykusunda kimi dünyayı iplemez
Gördüğüm korsan tayfası mı deniz eşkiyası mı
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Ortalığı dumana vermişler ki bir ağır tütün
Gözgözü görmez olmuş sağnak mı hortum mu
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Tepeden tırnağa dövmeli yaşlısı genci
Bunlar mı onları korur uzun yollarını açar
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Karaya oturmak var mı denizci güçlü olacak
Yüreklilik konusunda en baskını en utangaç
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Ozan olmasaydım şaşmaz denizci olurdum
Sözcüklerle boğuşmak yerine göğüs verirdim dalgalara
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Gemide isyan mı çıktı ilk ateş eden benim
Yakışıklı kaptanımın gözünü çıkaran
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Bu onuncu dörtlüğüm içiniz rahatlasın diye
365 inci karımdan yarın boşanacağım
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

İşte onbirinci dörtlük Alın bu da cabası
Gemiciler aydınlık gelecekler grevlerinize bağlı
Balık sırtı mavi sakal Az bi'şey ürktüm
Denizin eli kulağında Kokusunu taşıyorlar

Vítezslav  NEZVAL
Çeviri: Attilâ İLHAN



                    TİMUR SELÇUK   

KARANTİNALI DESPİNA
bir gül takıp da sevdalı her gece saçlarına
çıktı mı deprem sanırdın ' kara kız ' kantosuna
titreşir kadehler camlar kırılır alkışlardan
muammer bey'in gözdesi karantina'lı despina

çapkın gülüşü şöyle faytona binişi kordelia'dan
ne kadar başkaydı her kadından her bakımdan
sınırsız bir mutlulukta uyuturdu muammer bey'i
ustalıkla damıttığı o tantanalı aşklarından

işgal altüst etti nasıl da izmir'de her şeyi
öğrendi kullanmasını despina bu yanlış geceyi
körfez'de parıldayan yunan zırhlılarına karşı
miralay zafiru'yla ispilandit palas'ta sevişmeyi

gemi sinyallerinin gece bahçelere yansıması
havuzda samanyolunun hisarbuselik şarkısı
demlendikçe yalnızlığı aydınlanıyor muammer bey
olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması 


A.İLHAN
 
                                                                          YAŞAR - Beş Dakika Bekle Git


                      

 BEŞ DAKİKA BEKLE GİT                              
                 
Sen İstinyede bekle ben buradayım İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım Çünkü ben buradayım karanlıktayım Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor Şarabım bütün ekşi suyum soğuk Yanımda olmadın mı seni daha bir seviyorum Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin Yarı geceden sonra telefon ettin mi hiç Karanlık adamlar hüviyetini sordu mu Ben senin olmadığını arıyorum Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git Bana ait ne varsa seni korkutuyor Sana ait ne varsa hiçbiri benim değil Belki ölmek hakkımı kullanıyorum Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
A.İLHAN             
                         
 ROMAN

Sokaktaki Adam 

Zenciler Birbirine Benzemez 

Kurtlar Sofrası 

Aynanın İçindekiler
                                           
 Bıçağın Ucu 

 Sırtlan Payı 

 Yaraya Tuz Basmak 

 Dersaadet’te Sabah Ezanları 

 O Karanlıkta Biz 

 Fena Halde Leman 

 Haco Hanım Vay 

 Allahın Süngüleri-Reis Paşa 
ÖYKÜ                                                                  

Yengecin Kıskacı 
                           

DENEME-ANI

Abbas Yolcu 

Yanlış Kadınlar Yanlış Erkekler 

ANILAR VE ACILAR

 Hangi Sol                                             

 Hangi Batı 

 Hangi Seks 

 Hangi Sağ 

 Hangi Atatürk 

 Hangi Edebiyat  

Hangi Laiklik 

 Hangi Küreselleşme 


                                                       SELDA BAĞCAN /AN GELİR

27 Ocak 2013 Pazar

CARLOS SAURA TANGO




Carlos Saura (d. 4 Ocak 1932) ödüllü İspanyol sinema yönetmeni, senarist, aktör ve yapımcı. Filmlerine de yansıyan Franco karşıtı politik tavrı İspanyol sinemasına yeni bir soluk getirmiştir. 1960'lardan beri sinemada aktif olarak çalışmaktadır. En çok da 1980'lerde çektiği, kurmaca ile gerçek arasında gidip gelen, dansla yaşamın ustalıkla harmanlandığı üç dans filmi ile tanınır. Saura'nın "Flamenco Üçlemesi" adı da verilen bu filmler Kanlı Düğün (Bodas de Sangre) (1981), Carmen (1983) ve Büyülü Aşk'tır (El Amor Brujo) 
   YAŞAMI VE SANATI :   Carlos Saura 4 Ocak 1932 tarihinde İspanya'nın Aragón bölgesinde Huesca'da dünyaya gelmiştir. Doğduğunda "Carlos Saura Atarés" ismi ile nüfusa kaydedilmişti. Avukat bir baba ve piyanist bir annenin 4 çocuğundan ikincisiydi. Kardeşlerinden Antonio Saura dışavurumcu bir ressam olmuştur, aynı zamanda bir aktördür.
1936 yılında patlayan İspanya İç Savaşı Saura ailesini çok etkilemiştir. Özellikle de küçük Saura'nın ruhunda derin izler bıraktı, savaşla ilgili bölük pörçük dehşet anıları sonraki filmlerine de zaman zaman yansımıştır. Genç saura kısa bir süre endüstri mühendisliği okuduktan sonra 18 yaşında okulunu terkederek profesyonel olarak fotoğrafla ilgilenmeye başladı. Özellikle de dansçıların ve müzisyenlerin fotoğraflarını çekiyordu. Kardeşinin ısrarı ile Madrid'de sinema okuluna gitti. O zamanki adı "Instituto de Investigaciones y Experiencas Cinematográficas" olan okul şimdilerde "Escuela Oficial de Cinematografía" olarak anılmaktadır. Sinema okulundayken İtalyan Yeni Gerçekçiliği'nden büyük ölçüde etkilendi. 1957'de mezun olduğu okulda öğretim üyesi olarak kaldı ve politik nedenlerden dolayı uzaklaştırıldığı 1963 yılına kadar burada dersler verdi.
Kısa metrajlı mezuniyet filminin adı "La Tarde del Domingo" (Pazar Öğleden Sonra) (1957) idi. 1958'de renkli bir belgesel olan "Cuenca" yı çekti. Aynı yıl çektiği ilk konulu filmi "Las Golfos" (Tr: Uçurum) sansürlendi ve 1960'a kadar yasaklı kaldı. Film yoksulluktan kurtulmak için boğa güreşçisi olmaya karar veren sokak serserilerini konu alıyordu. Amatör oyuncuların rol aldığı film aynı zamanda tamamı stüdyo dışında çekilmiş ilk İspanyol filmiydi. Üç yıl sonra ikinci konulu filmi geldi; "Llanto por un Bandido" (Tr: Bir Eşkıyaya Ağıt) (1964). Fransızlarla ortak çekilen film Endülüs'lü ünlü bir haydut hakkındaydı. Saura filme toplumcu açıdan yaklaşıp haydutun yaşantısını derinlemesine irdelemek istiyordu, oysa yapımcılar da filmin bir serüven filmi olmasında ısrar ettiler, iki tarafın istediği de olmadığı gibi yine de sansürlendi ve o haliyle de gişede başarısız oldu.
Saura'nın yeteneğinin ve vizyonunun ilk farkına varan yapımcı Elías Querejeta oldu. Saura'nın çektiği filmlerde onun sanatsal otoritesine müdahele edilmemesi gerektiğini kavramıştı ve "La Caza" (Av) (1965)'dan başlayarak birçok filminin yapımcılığını üstlendi. La Caza, Franco ideolojisinin toplum üzerine olan etkilerini irdeleyen psikolojik gerilim filmiydi. 1960'ların ortalarından itibaren uzun süre birlikte çalışacağı film ekibini oluşturmaya başladı. Bunların arasında kameraman Luis Caudrado, kurgucusu Pablo G. del Amo ve Amerika'lı aktris Geraldine Chaplin de vardı. Geraldine Chaplin'le uzun süre birlikte yaşamış ve ondan bir oğlu da olmuştu. La Caza birçok festivalde ve yarışmada de övgüler aldı, Berlin Film Festivali'nin prestijli ödülü olan Gümüş Ayı'yı kazandı. 1968 yılında "Peppermint Frappé" ile ikinci Gümüş Ayı'yı da kazanacaktı.
Saura'nın Franco rejimine karşı yaptığı eleştiriler başlarda oldukça hafif ve üstü örtülü iken zaman geçtikçe keskinleşmeye başlamıştı, buna karşılık sansür de Saura'nın eserlerini gittikçe daha çok makaslamaya başladı, bu da Saura'nın daha da sertleşmesine yol açtı. Bütün bunlara rağmen filmlerinin uluslararası platformlarda İspanya'yı ve İspanyol sinemasını çok iyi tanıtmasının bir sonucu olarak İspanyol hükümeti Saura'nın film yapmasını hiçbir zaman yasaklamadı ve ona karşı olması gerektiğinden çok daha hoşgörülü oldu.
Franco'nun 1975 yılında ölümüyle İspanya'da ifade özgürlüğünün egemen olduğu yeni bir dönem açıldı. Buna rağmen isyankar ruhlu Saura çocukken yaşadıklarını ve İspanya tarihinin bu kara sayfalarını kafasından söküp atamıyordu. Artık iki tür film yapmaya başladı, eskisi gibi sosyopolitik konuları işleyen filmler ve fazlaca polemik yaratmayan sanat filmleri. Ünlü İspanyol flamenco dansçıları ve aynı zamanda birer koreograf olan Antonio Gades ve Cristina Hoyos'la yaptığı işbirliği ile 1980'lere damgasını vuran 3 dans filmi çekti. Saura'nın "Flamenco Üçlemesi" adı da verilen bu filmler bir Lorca uyarlaması olan Kanlı Düğün (Bodas de Sangre) (1981), Georges Bizet'nin de daha önce operaya uyarlamış olduğu Prosper Mérimée'nin eserinin flamenco uyarlaması Carmen (1983) ve yine bir İspanyol besteci Manuel de Falla'nın ünlü eserinden uyarlanan Büyülü Aşk'tır (El Amor Brujo) (1986).
1995'te Flamenco adlı iddialı belgeselle İspanya'nın ulusal dansının dünyasına tekrar bir dönüş yaptı. Bundan üç yıl sonra da bu kez Arjantin'in ulusal dansını anlatan bir dramatik belgesel olan "Tango" (1998)'yu çekti. Arjantin'in en pahalı filmi olarak ilan edilen Tango'nun çekimlerinde çok özel donanımlar kullanılmıştı ve Saura'nın erken dönem filmlerinden izler taşıyordu.

        TANGO                                                                                                                                    Yönetmen: Carlos Saura                                         
Yazar: Carlos Saura
Türkiye'de Gösterime Giriş Tarihi: 30 Haziran 1999

Filmin Öyküsü: "Buenos Aires, Arjantin’de kurgulanmış olan film; yönetmen Mario Suarez’in zirvede yer alacak bir tango filmi yapma arayışını anlatıyor.
Karısı onu terk ettikten sonra yalnız kalan Mario, hem filmi bir arada tutacak konuları bulmak, hem de müzisyenlerine ve dansçılarına, tangoya aç olan Arjantin halkını tatmin edecek ifade özgürlüğünü vermek zorundadır. Mario, Elena isminde güzel ve yetenekli bir dansçıya âşık olunca işler karışır. Elena, oldukça güçlü ve tehlikeli bir adam olan ve aynı zamanda filme önemli ölçüde yatırım yapan Angelo Larroca’nın sevgilisidir. Mario’nun yaratıcı hayal gücü, Arjantin’in karanlık yıllarını ve politik baskılarını ve “yok oluşları” canlandıracak bir sahne plandığında, yatırımcıları tarafından sorgulanmaya başlar.
Buenos Aires’de yönetmen Mario Suarez, temelinde tarihi olaylar olan bir tango oyununu geliştirmekte ve prova etmektedir. Mario, yakın zamanda onu terk etmiş olan eşi Laura Fuantes’i özlemektedir. Aynı zamanda geçirdiği araba kazasının izlerini silmekle meşguldür. Bacağı halen yaralıdır. Filmin en büyük yatırımcısı Angelo Larroca, sevgilisi Elena’nın filmde oynaması için bir şans ister ve Elena elemeleri geçer, artık filme katılmıştır. Mario ona âşık olur, Elena ise tehlikeli Angelo’dan korkmaktadır…"
Yönetmen,sinema'da işlemek istediği temayı(alegorik)simgesel ve çağrışım'a dayalı anlatım biçimi kullanarak  anlatıyor ve oldukça da başarılı sahneler yaratıyor.  Carlos Saura filmin bütünü açısından da kendine has bir sinema dili yakalamış.Sahneler önceleri birbirin'den kopukmuş gibi algılansa da 'öyküler'  dans'ın(tango), iyi yapılmış koreografilerin  müzik eşliğinde: aşk'ı,faşizm'i,hırs'ı ve özgürlüğü bu denli güzel anlatılabilirdi!!

4 Kasım 2012 Pazar

Paul ELUART - Kısa Yaşam Öyküsü

Paul  ÉLUARD

Paul Éluard, 14 Aralık 1895'de, Paris dolaylarında Saint Denis'de doğdu, 18 Kasım 1952'de Charenton-le-Pont'ta öldü. Asıl adı Emile Paul Grindel'dir. On iki yaşına basınca Paris'e geldi, Ecole Colbert' te okudu. Akciğerlerinden hastalandığı için 1912-1913 yılları arasında İsviçre'de bir sanatoryumda kaldı. Sağlığı düzelince Paris'e döndü.  Birinci Dünya Savaşı'nda cephede önce sağlık personeli sonra piyade olarak görevlendirildi. Yoksunluklarla, acılarla dolu savaş ve askerlik yılları Éluard'ın üzerinde derin izler bıraktı. İlk kitaplarında bu acıları dile getirdi. 1917'de Ödev ve Tasa'yı, 1918'de Barış İçin Şiirler'i yayımladı. Şiirler Le Spectateur dergisinin yönetmeni Jean Paulhan'ın ilgisini çekti. İki genç sanatçı tanıştılar, kısa zamanda arkadaş oldular. Paulhan, onu günün öncü şairleriyle tanıştırdı.  Dada hareketine katıldı. Litterature dergisinde Dadacı şiirler yayımladı;   Dadacılar 1922'de dağıldılar.1924 yılında bir dünya gezisine çıktı; dönüşünde Gerçeküstücü hareketin kurucularından biri oldu.1936 yılından İspanya'ya gitti, İspanya İç Savaşı'nda Cumhuriyetçilerin safında katıldı.1938'de gerçeküstücü hareketle ilişkisini kesti.  İkinci Dünya Savaşı patlayınca Éluard yeniden askere çağrıldı. Fransa, Almanların işgaline uğrayınca, "direniş" hareketine katıldı. Yurdunun kurtuluşu için yiğitçe savaştı. Bu dönemde yazdığı şiirler gizlice elden ele dolaşıyordu. "Hürriyet" şiiri içte bu acı günlerin ürünüdür. 1942 yılından sonra Éluard komünist partisine üye olarak siyasete katıldı, toplumcu görüşlerle birçok şiirler, yazılar yayımladı. 1948 yılında Wroclaw'daki Dünya Barış Kongresi'ne katıldı.

Éluard, çağımızın en önemli Fransız şairlerinden biridir. Çok kısa bir sürede ve sağlam bir tarzda kendi üslubunu bulmuş, ancak çağdaş şiirin çok yönlü etkilerine ya da geleneğe kapalı kalmamıştır. Hümanizm ve kübizm kökenli şiirin yanı sıra, gençliğinde Baudelaire, Nerval ve Alman romantikleriyle ilgilenmiş, Rimbaud ve Lautreamont'a özel bir sevgi duymuştur. Éluard 'ın şiiri, acıyı ve yoksulluğu dayanışmacı bir ruhla aşmak isteyen, derin bir insanlık duygusuyla doludur; birlikteliği ve mutluluğu çabalayan yenilmez bir isteği açığa vurur, gerçek bir dünyada kendini doğrulamak zorunda olan şairi, sonunda siyasal mücadeleye yönlendirir. Éluard, geçirmiş olduğu gelişim süreci boyunca ustaca bir saydamlık ve yalınlık içeren bir şiir diline ulaşmıştır.                                                                         ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER                                                                          


ASIL ADALET
İnsanlarda tek sıcak kanun,
üzümden şarap yapmaları,
kömürden ateş yapmaları,
öpücüklerden insan yapmalarıdır.

İnsanlarda tek zorlu kanun,
savaşlara, yoksulluğa karşı
kendilerini ayakta tutmaları,
ölüme karşı yaşamalarıdır.

İnsanlarda tek güzel kanun,
suyu ışık yapmaları,
düşü gerçek yapmaları,
düşmanı kardeş yapmalarıdır.

Hep var olan kanunlardır bunlar,
bir çocukcağzın tâ yüreğinden başlar,
yayılır, genişler, uzar gider
t"a akla kadar.
Paul ELUART
Çev:A.KADİR


          
HÜRRİYET
Okul defterlerime
Sırama ağaçlara
Kumlar kar üstüne
Yazarım adını

Okunmuş yapraklara
Bembeyaz sayfalara
Taş, kan, kağıt veya  kül
Yazarım adını

Yaldızlı tasvirlere
Toplara tüfeklere
Kralların tacına
Yazarım adını

Ormanlara ve çöle
Yuvalara çiğdeme
Çın çın çocuk sesime
Yazarım adını

En güzel gecelere
Günlerin ak ekmeğine
Nişanlı mevsimlere
Yazarım adını

Gök kırpıntılarıma
Güneş küfü havuza
Ay dirisi göllere
Yazarım adını

Tarlalara ve ufka
Kuşların kanadına
Gölge değirmenine
Yazarım adını

Fecrin her soluğuna
Denize vapurlara
Azgın dağın üstüne
Yazarım adını

Bulutun yosununa
Kasırganın terine
Tatsız kaba yağmura
Yazarım adını

Parlayan şekillere
Renklerin çanlarına
Fizik gerçek üstüne
Yazarım adını

Uyanmış patikaya
Serilip giden yola
Hınca hınç meydanlara
Yazarım adını

Yanan lamba üstüne
Sönen lamba üstüne
Birleşmiş evlerime
Yazarım adını

İki parça meyveye
Odama ve aynaya
Boş kabuk yatağıma
Yazarım adını

Obur köpekçiğime
Dimdik kulaklarına
Acemi pençesine
Yazarım adını

Kapımın eşiğine
Kabıma, kacağıma
İçimdeki aleve
Yazarım adını


Camların oyununa
Uyanık dudaklara
Sükutun ötesine
Yazarım adını

Yıkılmış evlerime
Sönmüş fenerlerime
Derdimin duvarına
Yazarım adını

Arzu duymaz yokluğa
Çırçıplak yalnızlığa
Ölüm basamağına
Yazarım adını

Geri gelen sağlığa
Kaybolan tehlikeye
Hatırasız ümide
Yazarım adını

Bir tek sözün  şevkiyle
Dönüyorum hayata
Senin için doğmuşum
Seni haykırmaya

Hürriyet

Paul ELUART
Çeviri:Melih Cevdet ANDAY-Orhan Veli KANIK ( Şiirin adı Liberte )


      
İSPANYA'DA


Kan rengi bir ağaç varsa İspanya'da
Hürriyet ağacıdır

Susmayan bir ağız varsa İspanya'da
Hürriyeti haykırır

Bir bardak saf şarap varsa İspanya'da
Milletin olmalıdır.
Paul ELUART
Çeviren:Orhan Veli KADIN




KARARTMA


Kapılar tutulmuş neylersin
Neylersin içerde kalmışız
Yollar kesilmiş
Şehir yenilmiş neylersin
Açlıktır başlamış
Elde silah kalmamış neylersin
Neylersin karanlık bastırmış
Sevişmezsin de neylersin.
Paul ELUART


Çeviren : Sabahattin EYÜBOĞLU

ÖLMEMEKTEN ÖLMEK


Gözkapaklarımın üzerinde ayakta duruyor
Ve saçları saçlarımın içinde
Biçimi ellerimin biçiminde
Gözlerinin rengi gözlerimin renginde
Gölgemde yitip gidiyor
Tıpkı bir taş gibi gökyüzünde.

Gözleri var her zaman açık
Ve bir an olsun uyutmaz beni.
Düşeri var apaydınlık
Güneşler buharlaştıran
Güldürür, ağlatır beni ve güldürür
Konuşturur beni söyletmeksizin tek bir söz.
Paul ELUARD     ( Türkçesi : Özdemir İNCE )
      SAATLERİM

İnsan oldum kaya oldum
İnsanda kaya oldum kayada insan
Havada kuş oldum kuşta gökyüzü
Soğukta çiçek, güneşte nehir oldum
Şebnemde parlayan şey
Kardeşçesine yalnız kardeşçesine hür

 
Paul  ÉLUARD

Çeviri: Cahit Sıtkı TARANCI
  
SAVAŞTA ÖLENLER

                                              
Her yer tıklım tıklım ölü   
Acı boğacak beni boğacak beni  
Otlar yalnızlıktan kupkuru  
Ama suçlu ben değilim ben değilim  
Katillerle bir olmadım olmayacağım da  
Özgür kalacağım işte böyle bir başıma  
Ve insanoğluna bundan sonra da  
Ne ölüm dokuncak ne dirim.  
  
    
Paul  ELUARD

Çeviren : A. KADİR / Asım BEZİRCİ
ŞİİR Yavrum bu senin gülüşünün ardında Bütün sevda kelimeleri çırılçığlak Memelerini tutup çıkarıyorlar boynunu Sonra kalçalarını gözbebeklerini Sonra ne varsa okşayış adına Bütün bunları bulup çıkarıyorlar Seni öptüğüm zaman gözlerinden Yalnız sen göresin diye Bu sevda kelimeleri
 
Paul ELUARD

Çeviren : Cemal SÜREYA

ACININ BAŞKENTİ Gözlerinin eğrisi dolanıyor yüreğimi, Bir raks bir dinginlik çemberi Zamanın aylası, gece beşiği ve güvenli, Ve eğer hiçbir şey kalmadıysa aklımda yaşadığımdan Gözlerinin her zaman görmediğindendir beni. Yaprakları günün ve pembe şarabın köpüğü, Rüzgârın sazları, kokulu gülücükler Işık dünyasını saran kanatlar, Gökyüzü ve deniz yüklü gemiler, Gürültü avcıları ve renk kaynakları. Tanların kuluçka yatağından doğan kokular Yıldızların samanı üzerinde yatan Saflığa bağımlı gün gibi tıpkı Dünya da bağımlıdır senin tertemiz gözlerine Ve akar bütün kanım bakışlarında senin.
 
Paul  ÉLUARD

Çeviri : Özdemir İNCE
Yalnız Değilim
Yüklü Dudakların tüyden hafif yemişleriyle Giyimli Binbir değişik çiçekle Anlı şanlı Kollarında güneşin Mutlu Bir tanıdık kuşla Hoşnut Bir damlasıyla yağmurun Güzel Tanyerinin aydınlığınca İçten bağlı Bir bahçenin sözünü ediyorum Düş kuruyorum Seviyorum düpedüz Sen kalktın mı yayılıyor su Sen yattın mı çiçekleniyor su Ta kendisisin suyun yolundan dönen Ta kendisi toprağın kök salan Ne varsa onun üstünde düzen Gürültülerin alanında sessizlikten damlalar Senin yapıtın Türküler söylüyorsun geceyle yoğrulmuş tellerinde Bir gökkuşağının Her yerdesin yokettin tüm yolları Harcıyorsun zamanı Gerçek ateşin sonsuz gençliğine Örter durmadan yenileyerek doğayı Kadın şu yeryüzüne bir beden koydun eşi tıpkı
Seninkinin Benzeyişsin sen PAUL ELUARD